Oyunu bozmak – Gökhan Nazlı

Rivayete göre Abdülhamit, “Ben artık ihtiyarladım. Fakat yaşadığım müddetçe, dahili harbe sebebiyet verdiğim asla söylenmeyecektir” demiş. Ancak gelin görün ki en önemli toplumsal dayanağı “Osmanlı dirilişi” olan “fitneci”, kendini Abdülhamit’in fotokopisi diye satıyor.

Osmanlı sanıldığı gibi Cumhuriyet’in ardında bıraktığı bir ayrıntı veya derin bir çukur değildir. Kendine Cumhuriyet içinde yer açmış ve onla gitgide kaynaşmış bir devlet aklıdır. Aslında yeni bir düzenin içinde muhafazakarlık, liberalizm, milliyetçilik ve sol gibi modern etkilerle de karışmış bir zihin yapısı demek daha doğru olur.

Örneğin Osmanlı’yı referans alan sol veya liberal eğilimler ziyadesiyle yaygındır. Zaten Osmanlı’nın toplumsal kimlikler arasında adil bir denge dönemi olarak idealize edilmesine özellikle entelektüel hayatımız alışkındır.

Bu da gösteriyor ki Cumhuriyet bir kopuş hikayesi değil geçişsel bir süreçtir. Düzenin içinde kurulan bir ‘paralel devletin’ toplumu kuşatma planından çok iki ayrı devlet aklının uzlaştığı yeni bir inşa biçiminde ilerlemiştir. Ancak kaynaşamayan bir ikilik durumu hep var olmuştur. her ikisinin de kendi iç gelişimleri neredeyse bir dede-torun silsilesi biçimindedir ve ne yazık ki iki ayrı tarih ve soy anlatısının yan yana geliştiği “toplum olamamış bir toplum” söz konusudur.

Önemli olan şu; AKP devletini Osmanlı karşılığı olarak düşünenler açısından, idealin  kendinden başka kimseye varlık hakkı tanımayan bir taht rejimi olarak yansıtılması oldukça yaralayıcı. Dolayısıyla mevcut ara dönemin “iyiyi” temsil etmesi günbegün güçleşiyor.

Kısacası AKP tarihsel referansları ile ters düşmeye başlıyor. AKP’nin olan biteni Osmanlı’yla açıklaması mümkün değil. Çünkü Osmanlı, bu toplumun önemli bir kısmının imgeleminde aşağı bir yerde durmaz. Köktür. Tarihsel ve toplumsal bir kaynaktır. O nedenle de iktidar, tarihsel bir idealden çok etnisite ve mezhep gibi tehlikeli konjonktürel veçheleri daha fazla öne çıkarıyor.

Meydanı yüksek siyaset düzleminden yayılan gerilime bıraktığımızda tablo bu derece karamsar. Ancak toplumun aşağı katmanları farklı nedenlerle de olsa bu ikilikten rahatsız. Mısır, Suriye ve Ukrayna gibi deneyimlerden öğrenildi ki bu gidiş de iyi bir gidiş değil. Ama bu rahatsızlığı devlet elden gidiyor endişesi biçiminde yaşayanlar temel politik eğilimleri  oluşturduğu için süreç toplumsal barış çözümüne varmakta zorlanıyor. Varsa yoksa benim devletimden yola çıkan hakim politik gayelerin tarihsel tokuşmalarından birini yaşıyoruz.

Bu bölünmenin galip-mağlup biçimin de sonlandırılması mümkün değil. Tayyip Erdoğan’ın göremediği de bu. Temsili demokrasi ganyanına bir düelloyu soktuğunun farkında değil. İyi satıcılığını ispatlarcasına geliştirdiği “seçime endekslenmiş istiklal savaşı söylemi” çok kolay iç savaşa dönüşebilir. Egemenler tarafından ziyadesiyle istismar edilmiş kimliklerin aktığı bir  sel yaratarak kendini kurtarmak planı, ancak gözünü kar hırsı bürümüş bir esnafa ya da ev sahibine bıçak çeken bir hırsıza yakışır.

Sol bu iki ayrı toplumsal parçaya seslenen bir noktadan ve ikiliğe son verecek bir söylemle çıkmalıdır. Çünkü 20 yy şartlarının vücuda getirdiği bölünmüş toplumlar gerçeği gitgide sürdürülebilir olmaktan uzaklaşıyor. Bu ‘üstyapı oyunu’ üzerine bina edilmiş siyasal düzen de çatırdıyor. Meselenin içine rejim ve devlet düzeni gibi ciddi kavramlar da bu sebeple giriyor. Zaten günlük yaşam düzeyinde ayrışmış bir yapıdan “sükunet beklemek” mümkün değil.

Bu oyunu bozmak gerekiyor. Bunun yolu da iki ayrı toplumsal parça arasında ortak haklar sahası oluşturabilmekten geçiyor. Milliyetçilik, mezhepçilik, doğu-batı gibi toplumsal parçalanma dinamiklerine sürekli gereksinim duyan egemen seçeneklere dur demek bu yönelimin çıkış ilkesi olmalıdır. Sosyalizmi barış, kardeşlik, eşitlik özgürlük gibi insani değerlerin tek temsilcisi kılacak başlangıç adımı da budur.