Kategoriler
Manşet Yazılar

Kölelik koşullarına geri dönüş

Uğur ÖKDEMİR
Tüm dünyada etkili olan COVİD-19 salgınıyla birlikte ikinci dalga olacak mı olmayacak mı? Alınan önlemler yeterli mi, yetersiz mi? Tartışmaları içerisinde çalışma yaşamında da yeni düzenlemeler tartışılıyor ve belli başlı adımlar atılmaya başlandı. Salgın günlerinde, iktidar ve sermayenin ‘Çarklar dönsün’ ısrarı sürerken patron örgütlerinden gelen öneriler ise sömürüyü artırmak üzerine kurulu. Atılan adımların işçiler lehine olacağını yazmak isterdik ama ne yazık ki koşulları daha da kötüye götürecek adımlar atılıyor. İşçilerin açlık mı virüs mü ikileminde, ölümüne çalıştırıldığı çokça yazılıp çizildi. Birçok fabrikada virüs vakaları görüldüğü halde üretim durmadan devam etti.

İşçilerin yaşamları hiçe sayılarak sürdürülen üretime karşı, işçilerin her türlü hakkını koruması gereken sendikaların büyük bir çoğunluğu ne yazık ki sınıfta kaldı. Görevlerini yapmadıkları gibi bazen de işveren gibi konuşmaya başladılar. Örneğin Tek Gıda İş Genel Başkanı “İşverenler tüm önlemleri alıyor, işçiler işe gidip gelirken dikkatsiz olurlarsa virüse yakalanmalarından sorumlu patronlar değil işçilerdir” açıklaması. İşçilerin virüs ortamında çalıştırılmasına karşı çıkması gereken sendika başkanı virüse yakalanan işçiyi suçlamaktadır. Bir işçi sendikasının genel başkanı böyle bir açıklama yapar da patron örgütleri durur mu? Onlarda kartları yükselterek farklı açıklamalar ortaya sundular. Metal patronlarının örgütü olan MESS’in SAFE uygulaması gibi, MUSİAD’ın izole çalışma kampları açıklaması. Peki, nedir bu iki açıklamada patronlar ne istemektedirler?

Salgın bahanesiyle çalışma kampları

Türkiye Metal Sanayicileri Sendikası (MESS), bir yazılım şirketi eliyle geliştirdiği ‘MESS-SAFE’ isimli cihaz işçilerin boyunlarına takılacak ve çevresinde bulunan diğer cihazlar (işçiler) ile aradaki mesafeyi ölçerek fiziki mesafe kurallarına uyulmadığı durumlarda uyarı verecek. Fabrikalarda makinalar ve üretim bantları arasında sosyal mesafe kuralını uygulamak neredeyse imkânsız. Bu uygulamadaki gerçek amaç sosyal mesafeyi korumak değil cihaz yoluyla işçilerin fabrika içerisinde attığı her adımın takip edilmesidir.

MÜSİAD ise ‘çalışma kampları’ projesi öneriyor. Projeye göre 1000 ailenin ve yaklaşık 4 bin 500 kişinin yaşayabileceği şekilde hayattan izole edilmiş üretim üsleri yapılacak. Bu üslerde okul, cami, market gibi ihtiyaçların giderileceği yerler olacak, üretim hattı gerektiğinde dış dünyaya tamamen kapatılabilecek. İşçiler burada evlerinden yerleşke yerinin içinde yer alan üretim alanlarına gidecek, iş çıkışı evlerine dönecek, ihtiyaçlarını burada giderecek ve üretim her koşulda sürdürülecek. Aynı 1800’lü yıllarda olduğu gibi.

Bu kölelik koşullarının ilk uygulamaları Dardanel fabrikasında geçtiğimiz günlerde hayat buldu. Çanakkale’deki Dardanel Gıda fabrikasında virüs vakalarına rastlanması sonrası İl Hıfzısıhha Kurulu, ‘kapalı devre’ çalışma sistemi altında 27 Temmuz’dan itibaren işçilerin 14 gün boyunca geceleri yurtlarda kalıp gündüzleri ise üretime devam etmesi yönünde karar aldı. Daha bu kararın tartışmaları bitmeden Manisa OSB Başkanı Sait Cemal Türek tarafından yeni bir açıklama yapıldı. Türek organize sanayi bölgesinde artan vakalar sonrası suçu işçilere atarak, ‘İşçilerin mesai sonrasında tedbirleri unuttuğunu ve işçilerin fabrikalara virüs taşıdığını öne sürdü.’ Sonrasında da ‘Manisa OSB bünyesinde pansiyon inşa edip de dışarıya bırakmasak mı diye düşünüyoruz’ diyerek son noktayı koydu.
Sermaye için en kritik şey meta üretiminin ve dolaşımının sürmesidir. Dolayısıyla da üretim ve dağıtımın sürmesi için feda edemeyecekleri hiçbir şey yoktur. İşçilerin yaşamları ilk vazgeçtikleridir. Çünkü sistemleri sayesinde binlerce işsiz umutla kapıda beklemekte. Patronlar virüs ortamından yararlanarak işçiler üzerinde denetim ve gözetimi artırmak emek sömürüsünü daha da yoğunlaştırmak istiyorlar.

Sermaye yukarıda ifade edildiği gibi kendi çıkarları doğrultusunda her gün yeni saldırılar örgütlerken işçilerin ekonomik ve sosyal haklarını korumak, çalışma koşullarını insana yaraşır düzeye getirmek için işçiler tarafından kurulan ve finans edilen sendikalar ne yapmaktadır? Ne yazık ki sendikalar ve konfederasyonlar tarafından bu saldırılara karşı ciddi bir tutum sergilenebilmiş değil. Salgının daha ilk günlerinde “sağlık, gıda, ulaşım gibi zorunlu alanlar dışında çalışma yasaklansın, ücretli izin verilsin” talebini savunmayan sendikalar bu gün de işçilerin haklarını koruma adına ne yazık ki ciddi hiçbir mücadele vermemektedirler. Böyle giderse kazanılmış haklarında gerisine gidilerek kölelik koşullarına dönülecek.

Kibar Feyzo filminde Şener Şen’in köylülere “karnınızı ben doyuruyorum daha ne istiyorsunuz” repliğini bilmeyen yoktur. Şener Şen’in söylediği bu sözü yarın bu kamplarda patronlardan duyacağız. “Sizin için özel yaşam alanı yaptık daha ne istiyorsunuz çalışmaya devam” diyecekler.

Koşulların daha da ağırlaştığı bu günlerde ekonomik krizi her geçen gün daha da derinden hissederken yaşananlara sessiz kalmak sadece kendi geleceğini değil çocuklarının geleceğinin yok olmasına göz yummaktır. Bugün yapılması gereken kazanılmış haklarımıza sahip çıkmak ve daha ileriye taşımaktır. Virüsü bahane ederek haklarımıza göz diken sermayeye karşı, aynı koşullarda çalışan mesai arkadaşımızla birlik olup bizlere dayatılan kölelik koşullarını kabul etmediğimizi söyleyerek mücadeleyi büyütmek gerek. Bu saldırılar karşısında harekete geçmesi için sendikalara fabrikalardan, atölyelerden basınç uygulamalıyız. Ve hep birlikte saldırılar karşısında mücadele etmesini sağlamalıyız. Yoksa saldırılar artıkça ben tek başıma ne yaparım düşüncesiyle yürürsek elimizde olan her şey gidecektir. O yüzden sendika ayrımı yapmaksızın birlik içinde tüm emekçiler mücadeleye…