21. yüzyıl barışı – Gökhan Nazlı

Aktüel siyasete konu olan şeyler çok ciddi: Twitter yasağı, Süleyman Şah Türbesi’nde IŞİD tarafından indirilmek üzere olan bayrak, ısrarcı bayrak reklamı, Niğde saldırısında (yine) IŞİD şüphesi ve düşürülen 3. nesil MİG 23. Ama en berbatı  iç savaşı konuşuyor olmamız. Demek ki hakim analiz yöntemlerine göre hep “olasılık” olarak düşünülmüş “tehlikeli kavramlar” bir anda “reel tehlike” hale gelebiliyor. Adı üstünde hızlı zamanlar. Buna toplumsal gelişmelerin  sıçramalı ilerlediği tarih kesiti de diyebiliriz.

Evvela; bütün bu kavram yığınının içinden “savaş heyulası”nı çekip ayırmak lazım. İnsanlık için daha büyük bir risk var mı ki? Savaş dediğin toplu  kıyımdır. İnsanlar ölür. o nedenle de her savaş kötüdür. Üstelik ölenler de çoğunlukla yoksul halk çocuklarıdır. O zaman Haziran hareketi acilen, savaş karşıtı bir cephe açmalıdır.

Savaş dönemleri bir yönüyle de alternatif fikirler için “yükseliş yıllarıdır.” Böyle dönemler, az çok toplumsal desteği olan örgütlü taraflara bir sürü imkanlar sunar. Çünkü hakim kliklerin karşılıklı yanlışları olağan zamanlardan daha fazla görünür olur. Ortaya serpilmiş çirkinliklere dahil olmak istemeyenlerin toplamı da 3. fikirlerin yeşerdiği sahayı oluşturur. Yeter ki kendini yeterince tanımlamış ve referanslarını doğru seçmiş, hakiki bir taraf olunabilsin.

Gezi’nin mayasında bu var. Haziran’da harekete geçmiş toplumsal kesimlerin önemli bir kısmı savaş çıksın istemedi. Oradaki çoğunluk birey, ne kendine ne de başkasına daha fazla zarar gelsin diye köşesine çekildi. Bu geri adımı “korku” veya “erdem” diye nitelemenin  sonuca tesiri yok. Ancak sonrasında nasıl hareket edileceğini saptamak açısından oldukça önemli.

Elbette ki savaş karşıtlığının mevcut toplumsal bilinç düzeyindeki yaygın kabul kapısı hümanizm. Ancak hümanizm bütün tarihsel kavşaklarda sosyalistlerin heybesinde olmuştur. Çünkü savaşı mümkün olmaktan çıkaran her toplumsal tazyik kıymetlidir. Unutulmasın ki Bolşevizmin ayırt edici çıkışlarından biri de savaş karşıtlığıdır.

Bütün bunlar tarihin nabzının yükseldiği dönemlerde sosyalistlerin önüne çıkan devlet-devrim sorunsalı ile ilgili konular. Ancak şu kısım oldukça önemli; devlet katında başlatılan bu gerginliğin toplumsal sonuçları kahir ekseriyetin istediği bir şey değil. Ve bu hakim devlet-toplum ilişkisinde önemli kırılmalara yol açabilecek bir potansiyel.

Devletten uzaklaşan bir toplumun en büyük açmazı yerine ne konulacağı konusundaki belirsizliğidir. Dengeleri değiştirecek ve sosyalizmi toplumsal bir güç haline getirecek olan da bu boşluğu doldurmadaki inandırıcılıktır. Mücadelenin en kritik dönemeçlerinde Lenin’e “Devlet ve Devrim”i yazdıran da, Paris Komünü’nün hemen akabinde Engels’e konut sorununu tartıştıran da işte bu inşa zaruretini görmüş olmalarıdır.

O yüzden toplumsal muhalefetin değişik adreslerine dağılmış sosyalistlerin kendi iç teması  önemlidir. Öznel çıkarlara değil de sosyalist bir iddianın kuruluş sorumluluğuna odaklanmak sanırım bu tartışma için gerekli asgari yakınlaşmanın şartlarını oluşturacaktır.

Kabul etmek gerekiyor ki sosyalistler bayrağı çok geriden bir yerden devralmalıdır. Hatta kimilerine göre Ekim Devrimi sonrası bir nevi oldu-olmadı tartışmasıdır. Ancak kabul edelim ki teferruat değildir. Tıpkı Paris Komünü ve Ekim Devrimi gibi içinde bir sürü ders barındıran koskoca bir tarihsel aralıktır. Yani buradaki meram bir reddiye değil tarihsel devamlılık içinde hakkı teslim edilmiş ama aynı zamanda eleştirel süzgeçle damıtılmış bir özetlemedir.

Önemli olan özgür ve eşit bir dünya düşleyip bunun mücadelesini vermektir. Kuşkusuz   hareketin toplumsal yabancılaşmayla malul bir kötürümleşme yaşamaması özel önem arz ediyor. O nedenle de sunum (mücadele) yöntemleri oldukça belirleyici. Her şeyin başı bütün bu kavganın ve tasarlamanın üzerine bina edileceği bir “ruh” oluşturabilmek. O oluşursa gerisi gelir. Ama unutulmasın ki bu, çağrılmakla gelen, ölmüşler alemine ait bir ruh değil. Yeni bir şey. 21. yüzyıla ait…